Blog / Blog TR / Sanatın Doğuşu: 18. Yüzyılda Şekillenen Sanat Anlayışı

Sanatın Doğuşu: 18. Yüzyılda Şekillenen Sanat Anlayışı

19 Ağustos 2024 · 6 dk okuma · Blog TR
Sanatın Doğuşu: 18. Yüzyılda Şekillenen Sanat Anlayışı

Sanat üzerine tefekküre dalıp şöyle bir geçmişe bakınca sanki sanat dediğimiz o güzel şey insana tarih boyunca her koşulda her yerde eşlik etmiş gibi. Lascaux mağrasındaki resimlerden Japon taş baskılarına, Çin porselenlerinden Mısır hiyerogliflerine, Afrika masklarından Yunan tapınaklarına ya da dünyanın dört bir yanındaki türlü arkeolojik kazılardan elde edilen çanak çömleklere kadar sanat insanın olduğu her yerde insana bir yoldaş olmuş gibi. Peki ama ben size sanata dair fikirlerimizin, yargılarımızın, değerlerimizin hatta hislerimizin kısaca adına sanat dediğimiz şeyin ta kendisinin takribi 18. yüzyılda şekillenip bugünkü hallini aldığını söylesem tepkiniz ne olur acaba?

Biz her ne kadar sanatın kökenini tarih öncesi çağlarda arasak da günümüzde sanatı tanımlamak için kullandığımız estetik haz, bağımsızlık, özgünlük, yaratıcılık ya da hayal gücü gibi kavramları bırakın tarih öncesi çağlarda bulabilmeyi, neredeyse sanatın beşiği olarak yaygınca kabul edilen Rönesans İtalyası'nda bile zar zor görebiliyoruz. 18. yüzyıl gibi yakın bir tarihin öncesinde sanat da sanatçı da günümüzdeki konumlarından fersah fersah uzaktaydı.

Bu dönemlerde sanat çoğu durumda dini ayinlere eşlik etmek için üretilen ya da Katolik Kilisesinde olduğu gibi Tanrı'nın mesajını cahil halka ulaştırmak gibi kutsal amaçlara koşulan bir araçken, zaman zaman da soyluların ikametgahlarını ya da kullandıkları alet edavatı süsleyip onları tebalarından ya da birbirlerinden ayıran birer statü nişanesi olmaktan öteye geçmiyordu. 18. yüzyıl öncesinde sanat eserleri değerli olmasına değerlilerdi ama bugünkü gibi müzelerde korunup kollanan, uzun uzun izlenip karşılarında tefekküre dalınan, hayata dair derin anlamlar barındıran ya da yüksek meblağlara alınıp satılan handiyse kutsal nesneler değillerdi.

Bu sanat eserlerini üreten sanatçılar da hayal gücü geniş birer dahi olmaktan ziyade kendilerinden önce gelen ustaları muntazaman taklit eden, yaratıcılıkları sadece teknik buluşlarla kısıtlanmış birer zanaatkarlardı.

Bu iddialı tezin en güçlü kanıtı ne Avrupa'da ne de dünyanın başka bir yerinde 18. yüzyıl öncesinde sanatı zanaatten, sanatçıyı da zanaatkardan net bir biçimde ayıran bir kavram dağarcığına rastalamamız. Latince'den Avrupa dillerine geçen "art" sözcüğü gerek Orta Çağ'da gerek de Rönesans'ta, günümüzde birbirinden ayrı olarak kullandığımız zanaat ve sanat kavramlarını bir arada bünyesinde barındırıyordu.

Bu kavramın altında özgür ya da liberal sanatlar olarak adlandırılan dil bilgisi, astronomi, aritmetik, matematik, mantık, retorik ya da kuramsal müzik bulunduğu gibi ayakkabı yapımı, doktorluk, duvar ustalığı gibi bedensel güç ile gelir elde etmek için yapılmalarından ötürü köle sanatlar olarak adlandırılan günümüz zanaatları da vardı. İşin ilginç yanı Rönesans'ta bile resim, mimari ya da heykel köle sanatlar olarak görülüyordu ve de bu sanatların icracıları günümüzdeki saygınlıklarının yanına bile yaklaşamıyorlardı.

Ressamların kendilerine ait bir loncalarının olmaması ve de kullandıkları boyaların kimyasal alaşımlar olmalarından ötürü eczacılar loncasına bağlı olmaları bir Rönesans ressamının toplumdaki yerini zihnimizde canlandırmamız için bize muğlak da olsa fikir verebilir. Öte yandan modern anlamda ilk sanatçı kabul edilen Leonardo da Vinci bile meşhur Kayalıkların Meryemi çalışmasını yaparken iki başka ressamla birlikte çalışmış; resmin siparişini veren Milano Meryem Cemiyeti resmin içeriğini imzaladıkları sözleşmede en ince ayrıntısına kadar sanatçılara bildirmişti. Kısaca Leonardo resmin tek müellifi olmadığı gibi üretim sürecinde de özgür değildi.

Hatta ressamların resmin ahşap çerçevesini işleyen oymacı Giacomo del Maino'dan daha az bir ücrete çalıştıklarını da bu duruma itiraz edip açtıkları davanın günümüze kadar ulaşan belgelerinden biliyoruz. Tarihin büyük bir bölümünde sanatçının konumu alelade bir zanaatkarınkıyla birdi.

Elbette Rönesansla birlikte bir şeyler değişmeye başlamış ve güzel sanatlar onları bugünkü prestijli mertebelerine ulaştıracak yola koyulmuşlardı; ama bu ilk adımlar sanıldığı gibi net bir kırılmadansa ancak kademeli ve birkaç yüzyıla yayılan geniş bir geçiş döneminin habercileriydiler. Da Vinci, Michelangelo, Rafael gibi 15. yüzyıl İtalyası'nın muhteşem sanatçıları dönemin büyük hacimli sanat ortamı içerisinde henüz birer istisnaydılar.

Kaldı ki bu istisnai figürler bile tüm gayretlerine rağmen halen zanaatkar olarak adlandırılmaktan kurtulamamış, hayal güçlerini ve yaratıcılıklarını geleneklerle ve türlü yazılı sözleşmeyle korunan sıkı bir denetim altında icra etmek zorunda kalmışlardı. Sanatın pratik faydadan azad edilmesi ve sanatçının özgür bir yaratıcı konumunu kazanabilmesi için bir yandan kilisenin başını çektiği sanat hamiliği sisteminin öneminin azalıp sanat eserlerinin içeriğinin dini kalıplardan özgürleşmesi öte yandan da bu değişime paralel olarak zenginliğin şatafat peşinde koşan aristokrasiden, yeni yeni kendini göstermeye başlayan kentsoylulara geçmesi gerekiyordu.

Ancak 18. yüzyılda yaşanabilen kentsoylu devrimi ve de beraberinde gelen toplumsal dönüşüm yeni bir sanat ve sanatçı türünün de doğumunu mümkün kılabilmişti. Ticaretin toplumsal düzeni belirlemede başat aktör haline gelişi ve de malların dolaşımının özgürleşmesi sanatın ve sanatçının da özgürleşmesine giden yolu açmıştı.

Bu noktadan sonra sanatı ve sanatçıyı incelerken piyasanın gelişimini de göz önünde bulundurmak gerekecek. Bir sonraki yazıda da çetrefilli bir konu olan piyasa, sanat ilişkisine değineceğiz.

Murat Alat

Yazar Hakkında

Murat Alat: 1983 İstanbul doğumlu yazar. Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde gördü. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Halka İlişkiler Bölümünden lisans, Sinema Televizyon Bölümünden yan lisans ile mezun oldu. Yüksek Lisansını aynı üniversitenin Kültürel incelemeler Bölümü'nde tamamladı.

Ürününüz sepete eklendi

Sepete Git