Sanatın Doğuşu II: Özgürlük
Mevzubahis sanat olunca işin içine maddi kazanç kaygısının karışmasının yaratının özgürlüğüne özgünlüğüne ve saflığına halel getireceği vehmine ben de sık sık kapılırım. Yine de insan önünde hazır bulduğu kanaatleri çok da kolay benimsememeli, aşikâr gördüğü bağlantıları bile ince eleyip sık dokumalı. Nihayetinde sorgulanmamış yaşam, Sokrates'in de dediği gibi yaşamaya değmez. Bir önceki yazıda söz verdiğim gibi sanat ve piyasa ilişkisine girmeden önce hoşgörünüze sığınıp biraz daha oyalanacak ve sanatta özgürlük ne demek sorusunu Antik Yunan'a dönerek ele almaya çalışacağım.
Kazanç sağlamak uğruna icra edilen sanatın Antik Yunan'da köle sanat olarak adlandırılıdığından ve de hakir görüldüğünden bir önceki yazımda kısaca bahsetmiştim. Şimdi burada bu konuyu biraz açmama müsaade edin. Yüceliğinden şüphe edemeyeceğim bu medeniyette sanatın kölece bir şey olarak görülmesinin altında yatan ilk sebep, bir yapıt üretilirken ya da deneyimlenirken bu pratiklerin bedenle şöyle ya da böyle bir münasebetinin bulunmasıdır. Özgürlük Antik Yunan'da ve ondan etkilenen daha sonraki medeniyetlerde doğası gereği fani olan bedenin arzularından, ihtiyaçlarından ve kısıtlamalarından kurtulunduğunda ancak temâşâ sayesinde ulaşılabilecek tanrısal, ruhani bir mertebedir. İşin aslı kökleri Antik Yunan'ın da öncesine uzanan ama en kapsamlı formülasyonunu Platon'un diyaloglarında bulan bu görüşün evrene yakıştırdığı hiyerarşik düzende, beden en alt, en adi seviyede bulunurken ruh, mükemmelliğe ve tanrıya en yakın, en ala basamakta konumlanır.
İlk başta garip gelebilir ama sanatın bu iki kutuplu evren tasavvurunda yeri pek de yükseklerde değildir. Çoğu zaman topluma hâkim inançların propagandasını yapmak ve bu hiyerarşik toplumsal düzeni bir arada tutmak için işe koşulan sanatçı, 1 sanatını açlıktan kurtulmak veya soğuktan korunmak gibi bedensel ihtiyaçlarını gidermek uğruna bir geçim kaynağı olarak icra ettiği sürece tıpkı diğer tüm işçiler gibi köle olarak addedilir. Zira Antik Yunan'ın köle emeği üzerinde yükselen bir medeniyet olduğunu unutmamak gerekir. Antik Yunan'da gökyüzüne bakıp varoluşun gizlerini çözmek, ölümlü dünyanın dertlerinden uzaklaşıp tanrılara yaraşır saf bir hayat sürmek demek olan özgürlük, ancak kölelerin sağladığı bir dizi konfor öğesi mevcut olduğu sürece mümkündür. Özgür insan hayatın zorluklarıyla arasına ancak köle bedenini koyarak özgür olabilir.
Öte yandan bir düşünce egzersizi yaparak Antik Yunan'a yabancı bir şekilde sanatçının sanatını geçim derdini düşünmeden, tıpkı bir modern sanatçı gibi sadece sanatın verdiği zevk için, sanatın kendisi için ürettiğini tasavvur edersek de yine onu kölece bir faaliyetten kurtaramayız. Böyle bir kurguda bile günümüzde özgür yaratılar olmaları gerektiğine kani olduğumuz resim, heykel ya da mimarlık gibi kimi sanatlar yoğun bedensel çaba gerektirdikleri için ve de icra edilirken boya, taş toprak gibi yerkürenin bedeniyle uğraşmak gerektirdiği için kölece addedilirlerken şiir, müzik gibi salt bir düşünsel faaliyetin kafi olduğu sanatlar da dinleyicilerinde bedensel zevkler tetiklemeleri sebebiyle köle yaftasını yerler. Kısacası tanrının evreni yaratırken kullandığı saf matematiksel formların araştırması olduğu düşünülen teorik müzik dışında her sanat şöyle ya da böyle bedenle bağlantılıdır ve de insanın özgürlük yolunda aşması gereken birer ayartıdan ibarettir.
Antik Yunan'ın sanata dair günümüzden bakıp anlaması bir hayli zor olan bu görüşünün aşağı yukarı 18. yüzyıla yani bir yandan Aydınlanma düşüncesinin Avrupa'da boy göstermesine öte yandan da pazar ekonomisinin toplumsal bir değişimi şart koşmasına kadar etkisini sürdürdüğünü öğrenmek şaşırtıcı gelebilir. Fakat kabul etmek gerek ki köklerini toplumsal yapının derinlerine salmış bu görüşün kendini dönüştürebilmesi, sanatın toplumda muteber kılınması için öncelikle özgürlük fikrinin dönüşmesi, özgür bireyin ortaya çıkması gereklidir. Böylesi yapısal bir değişimi mümkün kılacak dinamikler ancak 18. Yüzyılda bir araya gelebilecektir zira toplumsal yapının kendinden önceki çağlarla henüz çok da farklılaşmadığı Rönesans gibi şimdi geriye bakıp tarihte bireysel özgürlüklerin parladığı an olarak imlediğimiz, özgür yaratıcı olarak sanatçı idealinin doğuş anı olarak bellediğimiz bir çağda bile sanat, Antik Yunan'ın toplumsal tasavvurunun etkisi altındadır.
Leonardo da Vinci resim sanatına özgür bir sanat olarak toplumda saygın bir konum tesis etmek istediğinde, resmin de düşünsel bir faaliyet olduğu iddiasını ortaya atıp savunmuş, böylece de resim pratiği ile beden arasına mesafe koymayı denemiştir. Lâkin da Vinci'nin bu gayretinin kıymeti ancak yine bir başka 18. yüzyıl düşünsel akımı olan ve bireyciliği savunan Romantikler tarafından bilinecek; Romantik düşünürler dört başı mamur özgür birey tasavvurlarının tarihteki referans noktalarını ararken kendi hayali Rönesanslarını da Vinci gibi yaşadıkları dönemde istisnai olan figürler üzerine bina edebileceklerdir.
Bir sonraki yazıda Orta Çağ sonu ve Rönesans başında sanat eserinin özgünlüğü fikrini masaya yatıracağım. Böylece piyasanın ilk yapılarının belirmeye başladığı bu modern öncesi dönemde sanatın toplumsal konumunun nasıl azar azar değişmeye başladığını göreceğiz.
1 Bir önceki yazıda bahsettiğim gibi Antik Yunan'da ve sonrasında 18. yüzyıla kadar sanatçı ile zanaatçı ayrımı yoktur ve de ayakkabıcıyla ressam aynı kategoridedir. Lâkin ben bu yazıda sanatçı kavramını günümüzdeki resim, heykel, müzik, şiir, mimari gibi güzel sanatlar olarak adlandırdığımız pratiklerin Antik Yunan'daki karşılıklarını kapsayacak şekilde kullanacağım.
Yazar Hakkında
Murat Alat: 1983 İstanbul doğumlu yazar. Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde gördü. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Halka İlişkiler Bölümünden lisans, Sinema Televizyon Bölümünden yan lisans ile mezun oldu. Yüksek Lisansını aynı üniversitenin Kültürel incelemeler Bölümü'nde tamamladı.